3 Kasım 2026 Salı

Inshallah Walad



Cannes’de gösterilen ilk Ürdün filmi Inshallah Walad’ın yönetmeni Amjad Al-Rasheed gerçekten başarılı bir işe imza atmış.

2023 yılında görücüye çıkan film, sisteme karşı çıkan bir hikâye barındırıyor içinde. İran filmlerini çok severim, bu filmde bana İran sinemasını hatırlattı. Yalın ve abartısız oluşu, sağlam bir hikâye üzerinde yükselen diyaloglar muhteşem. Eşi vefat eden bir kadının yaşadıklarını izliyoruz. Özellikle de eşinin kardeşi tarafından baskı altına alınan kadın bir çıkış yolu buluyor. Ve bu yolu ölen kocası sayesinde elde ediyor. Son sahneye bayıldım. Çok ama çok güzeldi. Ucu açık ve belirsiz sonları hep sevmişimdir…

 

3 Eylül 2026 Perşembe

Dünyanın Tüm Sabahları

 


Hep sorulur ya hani “senin filmin hangisi”, “en sevdiğin şarkı” ya da “kitap”

Bu sorulara yanıt veririz ama sonrasında aklımıza daha birçok film ya da kitap ya da şarkı gelir. Bana gelirsek eğer, film olarak hiç düşünmeden, başa dönmeden, ileri geri gitmeden; Dünyanın Tüm Sabahları derim. Mozart ile Salieri’nin savaştığı Amadeus da başucu filmimdir ama bu film göklerden bir yerlerden süzülüp karşıma çıkıyor her defasında ve her defasında başka sesler duyuyorum izlerken, başka yüzler görüyorum.

Samuel Barber’in Agnus Dei’sini dinlerken ruhunuzun yükseldiğini hissediyorsanız, benzer hisleri bu filmi izlerken de hissedeceksiniz.

Filmde derinlemesine işlenen tutku, farklı katmanlarda farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Müziğe ve eşine aşık bir adam -Onun değimiyle “müzisyen”- eşinin ölümüyle kendine izole bir yaşam sağlıyor. Filmde anlatıcı da var ve bu hoşuma gidiyor -tiyatroda da severim anlatıcı olmasını-…

Kızlarını duygudan yoksun fakat müzikten varsıl bir şekilde büyütüyor. Filmde klişe detaylar yok. Şiir gibi akıyor sahneler. Detayları siz konduruyorsunuz sağa sola…

Adam bir anda kıyafetleriyle göle girerken durağan bir şekilde “n’apıyor bu adam” demiyorsunuz, ruhunuz adamı sırtından itiyor çünkü o an suya doğru. Yok olmak istiyor zaman zaman. O hisle burun buruna geldiğinde birlikte kısıyorsunuz gözlerinizi.

Burada aktör Jean Pierre Marielle’yi sunduğu öfke, umut ve aşk dolu bakışlarından dolayı tebrik etmek gerek. Filmin ilk sahnesinden beri değişmeyen ve insanı hipnotize eden bakışları alkışı hak ediyor. Filmdeki mum ışıklarının aydınlattığı yerler bana Rönesans tablolarını anımsattı sık sık…

 



Bu adam şehrin ilgisini çeken gerçek bir sanatçı ve fakat insanlarla irtibat kurmak istemediği için her teklifi reddediyor. Kralın teklifini dahi. Ve bir gün bir öğrenci adayı çıkıyor karşısına. Evet diyor, çok iyisin, mükemmel çalıyorsun ama sen müzisyen değilsin. Sen ancak insanları eğlendirebilirsin.

Sanatına olan aşkı ve çevrenin basitliği ve sevdiği kadının yokluğu, kızlarının gerekli ya da gereksiz varlığı içinde viyolonsele dönüşen bir adam. İki saat süren bu film için bahsedilecek çok fazla şey var.

Sadece “izleyin” derim. Bu filmin romanını da tavsiye ederim ( Pascal Quignard)

Ve tabi ki sanat sanat içindir. 



21 Haziran 2026 Pazar

Arkadaşımın Evi Nerede?

 


Arvin’e teşekkürle…

Harika bir Kiarostami filmi daha. “Arkadaşımın Evi Nerede” adlı film 1989 yapımı bir İran filmi ve ben sanırım Kiarostami’nin tüm filmlerini çok seviyorum ve seveceğim. Bana mı öyle geliyor bilmiyorum… İran filmlerinde çocuk psikolojisi sık işlenen bir durum. Bu filme de çocuklar tek tek seçilmiş resmen.

Doğallıklarıyla, gözlerinde birikmiş ama akmayan yaşlarla kalbimizden bir yerden çıkmış gibiler.

Aklıma bir ara Nuri Bilge’nin Kuru Otlar Üstünde filmi geldi. Ama şu bir gerçek ki Kiarostami 1-0 önde. ( Kuru Otlar Nuri’nin en kötü filmi ama sinemada iki kez izlediğim çok güzel bir film) İran filmlerinin çoğunda yoğun duygu vardır bu filmde olduğu gibi. Görmekten ziyade hissedersiniz ve yollar, kapılar, patika yolda giden bir eşek bile önünüze bir şiir gibi akar.

Filmin konusu bir ilkokul öğrencisinin başına gelen defter hikayesini anlatıyor. Yanlışlıkla arkadaşının defterini de evine götüren Ahmet bizi şiirli yollara götürüyor.

İzleyin.




15 Mart 2026 Pazar

Bohem Hayatı ( The Bohemian Life)

 


Filmin adını duyunca yıllar önce alıp bir türlü okumaya fırsat bulamadığım Dan Franck’ın Bohemler adlı kitabı geldi.

Bohem insanlar herkesin ilgisini çekiyor sanki öyle değil mi? Çekici geliyor ilk başta. Üreten biri var karşınızda Tanrısal bir güce sahip, yoktan neler neler koyuyor ortaya! Ya da en azından sanattan besleniyor… İşte tapılacak adam ya da tapılacak kadın!

Ama işin iç yüzünü Bohem Hayatı adlı filmde görebilirsiniz (filmde üç ana karakter var; ressam, müzisyen, yazar).

Bir dostumun önerisiyle izlediğim filmde beni çok yoran ve çok gereksiz bulduğum şey; hemen her sahnede bir müziğin olması. Her sahne demeyeyim de sanki yönetmen Tarkovski’ye öykünmüş. Gereksiz sahneler ve arka planda bir müzik; belki caz belki klasik hatta bazen Edith Piaf hatta Mozart ve daha niceleri.

Figaro’nun Düğününden bile bir parça vardı. Olmalı mıydı? Bu gereksiz detaylar yerine derin diyaloglar yazılabilirdi. Konuya hizmet etmeyen detaylar fazlaydı. Gölde kuğular yüzüyor arkada klasik müzik. Dediğim gibi biraz zorlamalar gördüm belki de mesajlar vardır detaylarda. 40 dakika olsun ama bizi bizden alsın, film bir saat kırk dakika kadar sürüyor.

Sanırım 90’lı yılların filmi ama siyah beyaz çekilmiş. Dönem filmi de olsa bana yaslanmak gibi geldi. Tüm o müzikler ve siyah beyazın tercih edilmesinin karşılığı bu mecrada “yaslanmak” olarak nitelendirilir. Bence gerek yoktu.

İşin psikolojik kısmına gelirsek;

Film özetle, sanatçının yokluk içindeki zengin dünyasını anlatıyor. Üç adam var ve üçü de dünyalı olabilmek ya da dünyalıları anlayabilmek için çırpınıyor. Fatih Sultan, zamanında şairlere maaş bağlatmış (Fatih’in Avni maslahıyla şiirleri var. Kitabını öneririm).

Bunu hep savunurum; sanatçının para pul düşünmemesi lazımdır. Çünkü o sıradan bir insanın kaygılarını taşımaz. Cebinde beş kuruşu kalmıştır mesela ya taksiye verip eve gidecek ya da bir şişe şarap alıp eve yürüyerek gidecek. Sizce ne yapar, elbette şarabını alıp eve yürür. Çünkü yolun uzunluğu onu korkutmaz “bu yol beni besler” der. Teknik olarak demese de ruhu onu bu şekilde yönlendirir, o böyle var edildi çünkü.

Yaşamdaki her detayı kendi parçasıymış gibi algılar. Anlam yüklemek gibi bir derdi vardır. Ve bu yüzdendir yalnız kalışları, boş kafalardan gelen yankılar onu nice uçurumlardan itmiştir.

Beni etkileyen sahneler çok oldu. Mesela ressamın biten boya tüpleri. Ne yaptı, bir yüzük satıp boya aldı, gidip çeyrek ya da gram altın almadı. 😊Umurunda değil ki yarın. Sahi yarın diye bir şey var mı? Gelecek tamamen iddialardan ibarettir hepsi bu.

Masaları çok güzeldi. Eski şarap şişeleri, duman altı olmuş umut var sohbetler… Kimi boş kimi dolu kadehcikler ve üç adamın çocuksu bakışları. Biri ressam, biri yazar diğeri ise müzisyen.

Ressam ve müzisyen bir akşam bara gider, ressam barda oturan kıza aşık olur. Müzisyen dostundan kızla kendisi için konuşmasını ister. Müzisyen cesur adam, hemen gider ama o da kıza aşık olmuştur ve o kadar “etik” bir şekilde ilan ederki aşkını, arkadaşının hakkını yememiş olur. Replik şu; “Şu karşıda duran adam sana âşık olmuş.” Der ve kızı öper “ben de âşık oldum” der… harika bir sahneydi.

 

Birkaç pazar sahnesi vardı. Bilen bilir Fransa’nın bit pazarları meşhurdur. Tarihte İlk sokak pazarının Fransa’da kurulduğu da bilinir. Ben de çok severim ikinci el ve antika pazarlarını, bu minvalde Beyoğlu ya da Kadıköy’ün pasajlarını antika pazarlarını gezmeye bayılırım size de öneririm.

 

Ah Rodolfo vah Rodolfo yaktın beni Rodolfo! Köpeğinin kemirdiği kemikle çorba yapacak kadar yoksul Rodolfo! Filmde duygu geçişleri yüzeyseldi. Ne ki bu yüzeyselliği müzikler de kurtaramamış maalesef.

Reliant Regal marka arabaya ne demeli. Aklıma Fred Çakmaktaş geldi. Evet, dekor kostüm vesaire hepsi kusursuzdu.

Ve üç arkadaş pikniğe giderler kız arkadaşlarıyla. Müzisyen olan boheme de bir kız bulunur. Kadın kürek çekerken adamın ağzında papatya ile kadına bakışları bana eski eşimi hatırlattı. Ne olur ne olmaz okursan bu satırları sana da “merhaba” 😊

Bu tipler Tanrı’nın uslanmayan çocukları gibidir. Parka bıraksan neden buradayız demezler biri kaydırağa koşar, öbürü salıncağa…

Ve tabi zurnanın zırt dediği yere gelindi. Geçim sıkıntısı! Rodolfo’nun evi soğuk. Kadın diyor ki, odun yok. Rodolfo ise çekmeceden şiirlerini çıkarıp sobada yakıyor. Bu çok yıkıcı bir tavırdı. Bir adamın karşısındaki kadından en zarif şekilde anlayış dileme şekli bu olabilir herhalde.

Ve kadın gider…

Sanatçının görünmez kalabalığı sıradan insanları yorar ve o insanlar bir gün hayatınızdan mutlaka defolup gider. O kadar giderlerki yokluklarını fark etmezsiniz bile ve size bir şey söyleyeyim mi büyük harflerle GÜLE GÜLE…

Film gerek adamların sohbetleri gerek tablolar gerekse müziklerle ben bir sanat filmiyim diyor. Öte yandan mevsimlerle de kendini anlatan bir film.

Film diyor ki; aşka inanıyorsan beri gel yoksa öte git.

Bazı yaşamların içine dahil olmak sabır ister, hayatı gerçekten hissederek soluyabilmeni ister.

Sizce de aşk her şeyin üstesinden gelir mi?

 

BtLÂşK





26 Şubat 2026 Perşembe

Ada

 


Ege’ye…

Başrolünü Türkan Şoray ve Rutkay Aziz’in üstlendiği Ada adlı film ayrı dünyaların insanlarına ayna oluyor…

“Ayrı dünyalar” içi geçmiş bir klişe evet. Aslında dünyalar ne kadar ayrı olabilir? Bu bizim yanılsamamız mı yoksa…

Türkan Şoray’ın yerine Zuhal Olcay’ı görmeyi isterdim filmde. Bu tip filmlere Zuhal’in donuk tavrı, mimiksiz yüzü daha çok yakışıyor bence. Türkan’ı kafamda taşlaşmış “al yazmalım” formundan çıkaramıyorum bir türlü! Kafasında bir tülbent, gözleri yaşlı ve titreyen dudaklarıyla bir şeyler mırıldanacakmış gibi sanki. Zuhal ve Türkan’ın arasında 12 yaş var ama makyajla hallolabilirdi.

Martıların dansıyla başlayan film iki hatta üç insanın var olma çabasını dallandırıp budaklandırmadan yalın ve en çıplak haliyle gözler önüne seriyor.

Film bir ressam, ressamın domestik ruhlu eski eşi ve kızının etrafında dönüyor. Kız babasına çekmiş, özgür ruhlu, hayallerinin peşinden gitmeyi tercih edecek kadar cesur ve yarınlara tutsak değil. Anne baba boşanmış. Anne çalışıyor, şehir hayatının konforunu tercih etmiş, baba ise adada kafasında yarattığı kalabalıkla “tek” başına yaşamayı tercih etmiş bir bohem ruh.

Sanatçıları yalnızlık korkutmaz zira onlar aslında çok kalabalıktır. Her şeye anlam yüklerler. Yerdeki bir taş parçasının bile bir anlamı vardır, rüzgarın, sessizliğin, yukarıdan yavaş yavaş yere süzülen bir martı tüyünün de…

Kafaları doludur o yüzden insana ihtiyaç duymazlar. Oyun oynamayı da severler. Olmayan bir duyguyu var olarak da gösterebilirler kendimden biliyorum yoksa şizofren miyiz biz 😊  Yoksa tehlikeli midir onlar. Hayır demek istediğim o değil, onlar büyümeyen çocuklardır ama şunu unutmayın çocuk kalmak gibi bir dertleri yoktur gerçekten çocuktur onlar. Çocuk olmasalar şiir yazmaz, resim yapmaz, müzik sevmezlerdi.

 

Filmde adam çocuk, kadın anne… En az anne kadar endişeli… Endişeli bakışları adamı yoruyor. Yarın kaygısı, insan kaygısı…

Bu arada film Burgaz Ada’da çekilmiş. Sait Faik’e de bir selam var filmde malum Onun adası. Burgaz’ın kendine has bir dinginliği vardır. Kadın adaya gidiyor ve eski kocasıyla bir yokuş çıkıyorlar, o yokuşun tepesinden karşıdaki küçük adaya dönüp baktığınızda gerçekten türlü hayallere kapılmanız olasıdır, tabloyu andırır o manzara.

Ve tabii faytonlar! Beni adadan soğutan şeydir atların kaldırılması. Kimse hayvan hakları demesin, neticede at bir binek hayvanıdır, henüz evde at besleyen görmedim yani. Kötü bakılıyorlar deyip adanın süsleri olan canım faytonları kaldırıp yerine elektrikli saçma minibüsleri koydular kaç sene önce. Adam gibi baksaydınız ve kalsaydı o atlar. Sonra o atların sucuk olduğu söylentisi de yayıldı ya neyse!

Filmde kadının eski ressam kocasıyla flashbackleri var sık sık. Birinde tartışıyorlar ve kadın adadaki at pisliği kokusundan şikayet ediyor oysaki güzel bir kokuydu o.

Filme dönersek, anne ve kız anlaşamıyor. Kızın da okul ve sanatsal hayalleri var. Anne oldukça klasik bir bakış açısına sahip ve kızını eski eşinin etkilediğini düşünüyor ve adaya Onunla kızlarının geleceğiyle ilgili konuşmak için gitmeye karar veriyor ama konuşamadan dönüyor. Eski eş anneyi tüm içtenliği ve kibarlığıyla karşılıyor. Şu cümle çok güzeldi (Rutkay ve Türkan adamın evi önünde dururlar ve kadın adama bakar)

Rutkay: “Neden öyle bakıyorsun bir yabancıya bakar gibi…”

Evet tıpkı bir yabancıya bakar gibi. Biz de bakmışızdır birilerine yabancıya bakar gibi. Hayatının en büyük ve en anlamlı parçasıyken kesip attığın tırnak mesabesine düşen biri ya da birileri olmadı mı hiç? Oldu değil mi? Ve gittikleri zaman büyük bir de kambur bırakırlar geride sonra ya şair olursun ya da romancı!

Bu filmdeki ressam dostumuz aynı zamanda balık da tutuyor aklıma balıkçı ressam Alfred Wallis geldi, Ona da selam olsun.

Sanatçı milleti zordur aslında. Kırmızı çizgileri çok serttir, pire için yorgan yakar, saplantıları da vardır. Saplantılı düşünebilirler aslında acı çekmeyi severler (severiz). Kaostan doğururlar eserlerini. Dünya avuçlarının içindedir Tanrı’nın verdiği ilmi derinliği taşırlar içlerinde o yüzden yarın kaygısı taşımazlar kimseye minnet de etmezler.

Aşık olmayı severler, aşktan da beslenirler çünkü, derinliği olan her duygu onların besin kaynağıdır. Muhaliftir hatta kendine bile. Eski şiirlerimden ya da kitaplarımdan birini getirseniz eleştirecek tonlarca şey bulurum o yüzden eski yazdıklarımı asla okumam.

Kafeste de tutamazsınız onları. Kafes deyince aklıma Osmanlı’da alimlere verilen ceza geldi. Suç işleyen bir alim (okumuş tayfası) cahillerin koğuşuna atılırdı. Bir alime ya da sanatçıya en büyük ceza değil midir cahille aynı yerde kalmak. Çok akıllıca bir ceza olmuş çünkü suç işleyen alim sayısı neredeyse yok gibi bir şeymiş o zamanlarda.

Filmin sonunda ne mi oldu? Adam balık pişirdi, şarap içildi aralarda flashbacklerle sanata atıflar yapıldı, kadın ve adam yakınlaştı ama olmadı.

Sebep; kadın adamı sevdiği halde güdük bakış açısı yüzünden tekdüze hayatına geri döndü. Birlikte yaşamaya karar verebilirlerdi. Belki de bir sanatçıyla yaşamak cesaret istiyordur. Sanatçı aslında korkutucu bir ruha sahip değil mi? Düşünsenize kafasında dünyalar taşıyan biri var karşınızda ve size elindeki bardağı gösterip içindeki sudan bahsediyor ama aslında bahsettiği şey asla o su değil.

Evet, bir saatlik filmin sonunda kadın adamla kalmaya cesaret edemedi.

Korkularıyla yüzleşmek ona pahalıya patladı çünkü aslında aşık olduğu adama vapurdan el sallayarak yalnız ve mutsuz dünyasına yelken açtı, adamsa yalnızlık ve umuttan beslendiği ama eğlendiği “kalabalık” ve mutlu dünyasına döndü.

Peki, bu kafadaki iki insan birlikte bir ömür sürebilir mi? Maalesef hayır. Tecrübelerime dayanarak söylüyorum ki günün sonunda gerçekten bir yabancıya bakıyor gibi bakıyorsunuz. Yazı yazıyorsun mesela, biri kapını tıklatıp içeri giriyor yüzüne bakıyor, arayıp bulamadığı bir eşyayı soruyor. Belki bir kumanda belki davulunun bageti. Sonra geri dönüp kapıyı kapattığında “kim bu” diyorsun... “ben neden buradayım?”

Ve evlilik ya da birliktelik bir anı olarak kafandaki hatıralar bölümüne iliştiriliyor. Hepsi bu.

Film bunu tüm içtenliğiyle anlatmış. Keşke daha uzun olsaydı, uzun bir şey için Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler filmini kesinlikle öneririm.

Betül


10 Şubat 2026 Salı

Bayan Lowry ve Oğlu

 



“Ne görüyorsam onu resmediyorum. Ne eksik ne fazla. Ne hissediyorsam onu. Ben resim yapan bir adamım. Ne fazlası ne azı.”

Film İngiliz ressam LS Lowry’nin hayatını anlatıyor. Psikolojik bir film olan Bayan Lowry ve Oğlu adlı bu film yatalak bir anne ve oğlunun dramını sergiliyor ve film yazımın ilk cümleleriyle başlıyor. Filmde gerçekten yalın ve etkileyici çok cümle var.

Başrolde Timothy Spall var. Lowry’i canlandıran oyuncu bir filminde daha ressamı canlandırmış ve harika bir iş çıkarmıştı bu filmde olduğu gibi (Bay Turner).

Yatalak annesine bakan ressam aynı zamanda katiptir. Günlük rutini sabah iş, akşam da eve dönüştür. Onun dışında çatı katında resim yapar. Annesi ise oğlunun sanatını kabul etmez. Ruh hastası annesiyle uğraşan ressam asla umudunu kaybetmez.

Annesi yüzünden bir zaman cinnet geçirip tablolarını yakmaya kalktıysa da bunu yapamaz. Eserlerini annesi için yaptığını düşünür. Annesi onu hiçbir zaman sevmemiştir ve ressam annesinin sevgisini kazanmak için resim yapmıştır. Belki de öyle zannediyordu. Annesi tarafından onaylanmamış olmak onu daha da yalnızlaştırmıştı belki de ki hiç evlenmedi.

Yağmuru “Tanrı’nın gözyaşları” olarak niteleyecek kadar duygusal ve şiirsel bir dile sahip olan ressamın hikayesini izleyin.



17 Aralık 2025 Çarşamba

Son Portre

 


Son Portre, ressam ve heykeltraş Alberto Giacometti’nin biyografik filmi.

Efsane aktör Geoffrey Rush. O’nu belki “En İyi Teklif” filminden de hatırlarsınız. Ne filmdi ama. İzlemediyseniz kesinlikle izlemelisiniz. Juliette Binoche’den sonra en beğendiğim aktris de burada; Clemence Poesy mavi gözleriyle karanlık bakışlara sahip tek insan olabilir!

 

Gelelim filme;

Önce bir hatırlatma; Ressam ve heykeltraş Giacomett’nin   Pera Müzesi’nde eserlerini görebilir online olarak kataloğunu satın alabilirsiniz.

Alfred’in hayatını yazmak isteyen bir yazar Amerika’dan Paris’e portresini yaptırmak için gelir. Aynı zamanda yazmaya başlar fakat portre yapımı oldukça zaman alır. Bu süre içinde Alfred’le uzun yürüyüşler yaparlar ve yazar çok şeylere tanık olur ve çok şeyler öğrenir. Geldiğine değecektir.

Filmde hoşuma giden diyaloglardan birkaç örnek:

“Şimdi portrelerin bir anlamı yok.”

“Demek şimdi yaptığımız şey anlamsız.”

“Evet, ve imkansız. Ben bunu yapmıyorum bile, yapmaya çalışıyorum.”

“Sen hep böyle miydin?”

“Ne gibi?”

“Yeteneğinden şüphe duyuyorsun”

“Elbette, her yıl daha kötüye gidiyorum.”

“Ama her yıl daha başarılı oluyorsun.”

“Başarıyı artırmak için şüpheden daha iyi ne var ki?”

İlginç hayatlar görüyoruz filmde ya da hayatın belki bir köşesini.

Nevrotik olduğunu itiraf der Alfred. Bu her hareketinden de belli oluyor. Oyuncu burada alkışı hak ediyor hem de her sahne için.

Eserlerini düşünmeden çöpe atacak kadar öfkeli bir adam Alfred.  İntihar konusundaki fikrini ise filmi izleyin kendiniz görün.

Şu da güzel bir diyalog parçasıydı:

“Yaptığın kuş çok güzel”

“Evet ama asla uçamayacak”

Şunu çok iyi biliyorum ki; yazarlar ve ressamlar kendilerine çok güzel mutsuzluklar yaratır çünkü mutsuz oldukları ölçüde yaratırlar. Alberto da bunlardan biri. Kadınlarla başı dertte ama bundan  asla şikayetçi değil. Çünkü yarattığı kaostan besleniyor. Dışarıdan böyle görünmese bile işin aslı tam manasıyla böyle…

Resim yaparken bir anda bırakıp gitmesi hoştu. Bölünmeyi seviyor, bir şeyi ertelemeyi, yarım bırakmayı seviyor. Alberto’yu kendime benzetiyorum desem abartmış olmam. Bazıları böyle nefes alıp veriyor işte… Ve bir ortak yanımız daha; O’da terminli işi seviyor. Yani bitiş zamanlı. Yoksa o iş uzar. Çünkü umurumuzda olmaz bitip bitmediği.

Fahişelerle arası iyi olan Alberto zaman zaman psikopatça hayaller kurduğunu da itiraf eder yazara. Sanatçılar biraz da şizofren kafalı olur. Yani aslında bu normal bir durum. Düşlemeyen biri nasıl yazar ki ya da düşler olmasa tuvale ne aktarır ki bir ressam.

İşin komiği Alberto da çok dedikoducu, Picasso’nun dedikodusunu yapacak kadar… Aynı zamanda kibirli ve kıskanç bir adam.

Teşekkürler Alberto ve teşekkürler efsane aktör Geoffrey Rush!




14 Aralık 2025 Pazar

Bay Turner

 


Bugün bir arkadaşımdan aldığım ilhamla Godard’ın Serseri Aşıklar adlı filminden bahsetmek istedim ama içimdeki bohem ses “kaç gündür yazmak istediğin şu Mr. Turner’e öncelik ver” dedi.

Bay Turner, ressam J.M.W. Turner’in hayatının son 25 yılını anlatan ödüllere doymamış harika bir film. Hele baş rol oyuncusu Leonard Spall efsaneydi ki sanırım bu rol Ona Oscar kazandırmıştı.

Filmin intro müziğine bayıldım. Ve aslında aynı ya da benzer müzikleri özellikle filmdeki doğa manzaralarını izlerken çok duyacaksınız. Müzikler Gary Yershon’a ait.

Öncelikle Turner’den bahsetmem gerekirse, romantik dönemin ses getiren ressamlarından biriydi. Romantikler enteresan tipler gerçekten. Bu akımın öncülerinden Caspar David’in Bulutların Üzerinde Yolculuk adlı tablosuna fantastik şiir yazdığımı hatırlıyorum. Fantastik öğeler de barından bu resimlerde gerçekten insanı içine çeken bir şey var.

Bay Turner resme aşık ve eskiz defterini hiç elinden düşürmüyor ve doğa resimleri yapıyor. Romantik akımda gerçekçilik olduğu kadar fantastik anlatım da vardır ve resme bakarken gerçekten bir bilinmezliğe doğru da akıp gidersiniz.

 


Turner’in bir meşhur hikayesi de şöyle; çok daha etkileyici fırtına resimleri yapmak için kendini bir geminin direğine bağlatıp fırtınanın etkisini iliklerine kadar hissetmek istemiş. Kar ve fırtına sonrası bronşitle sonlanan macerası işe yaradı mı bilinmez ama son eserleri maalesef anlaşılmaz ve alay konusu olur.

Kendini direğe bağlatırken şunu düşündüm; gerçek sanatçı hissetmediği-yaşamadığı- duyguları da yansıtabilendir öyle değil mi? Ben bir kediyi konuşturabilirim ve bunun için kedi kılığına girmem gerekmez. Turner’in bu eyleminin tamamen ruhsal olduğunu düşünüyorum. Bohemler deliliği de sever ve bundan beslenir. Onlar özgür ruhlardır, özgür ve büyümeyen çocuklar. Elini de kesebilirdi!

Bir aralık kendinden yaşça büyük bir kadınla ilişkisi oluyor bu bohem kafanın… Aşkı karşılık buluyor ve birbirlerini çok seviyorlar. Salt sevgi değil, soylu bir uyum bu, birbirini tamamlama gibi bir şey.

Filmde şaşırtıcı nahif diyaloglar duyacaksınız ve doyumsuz sanat tartışmalarına şahitlik edeceksiniz.

Başlarda babasıyla olan bir hayatı da var. Ve şu cümlesini unutmuyorum; “Babam ahmak rolü yapmayı çok sever, esasen çok zeki bir adamdır”


Ve filmde Scarlet kırmızısını duymak çok hoşuma gitti. Çoğu insan bilmez scarlet kırmızısını ressamlar hariç. Benim de sevdiğim bir kırmızıdır. Derinlerinde turuncuyu barındırır.

Film iki buçuk saat sürüyor ve her sahnesi göz ve ruh doyuruyor. Yazmak yetmez. Resim ve ressamların çekişmesi! Resim teknikleri, o zamanlar kullanılan resim tozları ve daha ne detaylar.

İşte bir resim alıcısının ağzından tablo yorumu: “Çok davetkar, ben tam merkeze yerleştirilmiş olan sütundan çok etkilendim. Karanlık bir arka fonun üzerinde harika bir zıtlık yaratarak köşelerdeki kırmızı ve sarı renklerle de büyük bir uyum içerisinde. Bu parlak ışık bize Tanrının varlığını ve en kötü zamanlarda bile umudun var olduğunu kanıtlar nitelikte sanki çok etkileyici.”

Filmden beni güldüren bir cümle “Mesleğinizi sorabilir miyim” diyor doktor Turner’e. Verdiği cevap: “başıma bela almak.”

 Ve film bir bilinmezlikle biter... 



7 Aralık 2025 Pazar

Tiffany'de Kahvaltı

 


Bu şarkıyı Yalıkavak’tan Bodrum’a, Bodrum’dan Yalıkavak’a giderken dinlerdim hep… Ama hep bu şarkı. Bende her yerin ayrı bir şarkısı vardır.

Şarkıyı Louis Armstrong başta olmak üzere birçok şarkıcı seslendirdi ama benim favorim kesinlikle; Andy Williams “Moon River”… Yani nasıl bir sesse o, her dinleyişimde bir salıncağa binmiş ve uçuyor gibi hissederim. Ve o dağların tepelerin arasından geçerken bu şarkı eşliğinde gökyüzünü izlemek, pencereden bir çocuğun meraklı bakışlarla sokağı izleyişi gibi…



Filmin de biricik şarkısıdır Moon River… En son Alaçatı’da karanlık odamda izlemiştim bu filmi. Kafam ne zaman sepet olsa Tiffany’de Kahvaltı filmini izlerim. Acı-tuzlu bir yemeğin ardından yenen tatlı gibi... Sıradan romantik komedi gibi gelse de aslında psikolojik bir film. Krakerden çıkan yüzük sevinci, hikayeler yazan umutlu adam…

Filmi izlediyseniz baştan sona fark edemeyeceğiniz kadar umut var… Üst kattaki Japon bile umuttan besleniyor.

Ve sona doğru geçen şu replik unutulmaz; “Kim olduğumuzu bilmiyoruz. Biz kimsesiz yaratıklarız, kimseye ait değiliz. Bu kedi gibiyim, ismi olmayan yaratıklarız. Kimseye ait değiliz, kimse bize ait değil. Birbirimize bile ait değiliz.”

Vahşi ruhlara selam olsun.

İnsan ne istediğini bilebilir mi acaba?

Bir şeyi kesin olarak isteyebilmek cesaret işi mi akıl işi mi?

 

Teşekkürler Andy Williams, Audrey Hepburn, George Peppard… Sizi seviyoruz.

BtLÂşK



Hep yek

 

İstiklal Caddesinde yürüdünüz mü hiç?

Bazen biri çıkar karşınıza umulmadık zamanda ve umulmadık bir yerde. “Sihirli değnek mi vardı elinde” dersiniz ardından bakarken. Aynadır belki de o gelen.

Sahi siz hiç İstiklal Caddesi’nde yürüdünüz mü gecenin bir yarısı?

Bu caddede yürümediyseniz bir gece karanlığında, pek de tat alamazsınız bu güzel oyundan. Çok güzel bir oyun izledik, tertemiz, kılçıksız… Su gibi aktı.

Tat derken her şehrin bir caddesi vardır elbet ve elbette ki onun da kendine has bir tadı tuzu vardır. Ama her cadde de bir İstiklal değildir her gidişinizde başka bir şey keşfettiğiniz.

Bir “meczup” ile karşılaşır kadın. Ürpererek çantasından çıkardığı spreyi sıkar adamın yüzüne. Adamın ağzından öyle cümleler dökülür ki kadın karşılık vermeden edemez. Vaz geçer arkasını döner, posta koyar adama ama adam bir laf eder kadın geri döner…

Bu arada, sahne döner sahneydi. Gerek var mıydı bilemedim doğrusu. Ve gereksiz görseller vardı. Hiç gerek yoktu İstiklal Caddesi yansımalarına. Birkaç dükkân yapılsaydı kartondan o da yeterdi. Nuri Bilge Ceylan bir söyleşisinde, sinemalarında kullandığı klasik müzikleri “yaslanma” olarak tarif etmişti. Çok iyi bir itiraftı bu. O anki duyguyu “kusursuz” olarak vermek adına o olağanüstü müziklere yaslanmıştı hep. En kritik sahnede Bach süzülüvermişti gökten ve sahneye en derin anlamları yüklememizi sağlamıştı. “Evet” demiştik işte bu!

Bence hizmet ettiğinden emin olarak koymalıyız dekoru sahneye. Ben oyuncuyu izliyorum dekoru değil. Hoşuma giden şey, yağmur esnasında ışıkla şimşek çakmasıydı. O da olmasa olurdu. Metinden çıkmayı ve dağılmayı sevmiyorum.

Orhan Veli ve dahi bir çok değerli ismin kulakları çınladı oyunda “Dalgacı Mahmut”

“İşim gücüm budur benim, gökyüzünü boyarım her sabah, hepiniz uykudayken, uyanır bakarsınız ki mavi…”

Orhan Veli’nin ölümü tartışıladursun, oyunda bir belediye çukuruna seslenildi: “Orhan Veli orada mısın?” bu çok güzeldi.

Kalbimdesin canım canım Orhan!

Sizce bir insanın şiiri olur ve şiiri biter mi? Şiiri bitmiş insanı hayal edin. Çünkü oyunda onu da görüyoruz. Oyunda zincire vurulmuş Prometeus’tan Lübnan’lı Feyruz’a, Sait Faik’a kadar katman katman derinliklere dalıp çıktık. Oyunu anlamlı kılan da bunların göze sokulmamasıydı.

Son sigaranın paylaşılması konusu beni etkileyen şeylerden biri oldu. Anlatmayacağım tabi ki, izleyin görün.

Detaylar Tiyatro Gazetesi’nde olacak.

Sevgiyle


16 Kasım 2025 Pazar

Sanatın Geleceği Bir Kadının Yüzünde

 


Önce; bu filmi bana hatırlatan ve sıkı bir Modigliani hayranı olan arkadaşıma buradan da sevgiler…

Modigliani yani kısaca Modi kimine göre sorumsuz, kendini yok etmiş bir ressam. Kimilerince anlaşılmamış bir adam, bana göre de anlaşılma kaygısı gütmeden yaşayan, tutkuları ve hisleriyle yön bulan bir sanatçı. Bu tip insanların yalnızlığı tercih etmeleri gerektiğini her zaman söylerim. Çünkü Onun düşünmesi gereken şeyler çok daha fazlasıdır. Yüzeysel şeylerle boğuşmaktan kaçarlar.

Mozart dinlerken bir an Tanrı’nın sesini duyduğumu düşünürüm. Onun verdiği ilhamla ortaya çıkar bir şeyler; besteler, yazılar, resimler, renkler. Metin Akarslan hocam “biz kopistiz” derdi.

Modi dönemine göz gezdirirsek, eserlerine baktığınız an Lautrec desenlerine rastlarsınız. Eser bir başka eseri besler bunu unutmamak gerek. Ben de yazı yazarken klasik müzik dinlerim mesela. Bir ressamın dramını izlemek isteyen Lautrec’in hayatını incelesin filmi ile alakalı yazmıştım geçen senelerde, bloğuma göz atabilirsiniz (Moulin Rouge 1952 yapım film, başka filmlerle karışmasın 1952 yapım). Şaşılacak bir hikayedir. Yine o dönemde benim de çok sevdiğim Picasso’ya rastlıyoruz. “Yaşlı Gitarcı”, “Diz Çökmüş Dilenci Kadın” gibi dramatik eserlere de imza atmış olan Picasso, arkadaşımın da dediği gibi; ezeli düşman, ebedi dosttur Modi ile... Ressamlar arasındaki bu inanılmaz ve aleni sürtüşmenin sebebini yazarlara nispeten daha dışa dönük ve cüretkâr olmalarına bağlıyorum (yakınımda da şahit olduğum için) :) Yazarlarda da kibir olur ama ressamlarda çocukça bir kavga hali vardır. Biri kalemiyle savaşırken iç dünyasında, diğeri hem tuvali döver hem de dostunu...

Yine dönemin bir eksprestyonisti de; Constant Permeke. O'nun eserleri de benzer nitelikler gösterir. Hislerle ortaya çıkan eserler bunlar, dışavurumcu delilerin eserleri desenin çok ötesindedir, çizgiler yetmez bazen anlatmaya bir şeyleri. Yazar olarak kim? Tabi ki Kafka! Yönetmen için Bergman diyebiliriz ve Tarko… Akım benim sevdiğim akım olunca laf bitmiyor. Seviyorum bu adamları ve onları anlamaya çalışan kafaları. Beni kusursuz çizilmiş bir portre ya da meyve tabağı hiçbir zaman etkilemedi ya da Ayvazovski’nin kusursuz dalgaları! Normalde “kusur/eksik” olarak tanımlanacak şeyler keşif yolumu açıyor. Bazıları der ki, akademik eğitim yaratıcılığı öldürür. Sizce?

Modi’ye dönersek;

Film bir kadının gözyaşlarıyla başlıyor. O kadın Modi’nin bebeğinin annesi ve “sevdiği” kadın. Tırnak içinde yazıyorum çünkü Modi herkesi sevebilir. Kadının ailesi Modi’den hiç umutlu değil ve ayrıca Musevi olduğu için de onlar için büyük sorun.

Ve kadın diyor ki; “aşkın ne olduğunu biliyor musunuz?” Bence herkesin kendi tecrübesi nispetinde cevap bulacağı bir şey. Net bir tanımı olduğunu düşünmüyorum. Kimi için gökyüzünün mavisiyken, kimi içinse denizin mavisidir belki.

Anlıyorsunuz filmin bu karanlık sahnenin etrafında döneceğini. Ama bu Modi! Anı yaşayan ve bizim göremediğimiz hissedemediğimiz belki de yıllarca vereceğimiz emeğin neticesinde hissedeceğimiz şeyleri o bir gecede yaşıyordu. Sıradan birinden büyük şeyler düşünmesini bekleyemezsiniz, büyük düşünenden de güdük bir bakış açısı bekleyemezsiniz. Sanatçı “görmesi gereken” şeyi görmek yerine kimsenin görmediği şeylere takılabilir.

Filmde en iyi dövmecilerin ressamlardan çıktığını bir kez daha görüyoruz. Ayrıca Picasso’yu filmde biraz itip kakmışlar gibi geldi bana ya neyse, özne Modi olunca öyle oldu sanırım. Bu arada Devlet Tiyatrolarında uzun zamandır Bir Picasso oyunu oynuyor, tavsiye ederim.

Modi’nin şair olduğu vurgusu da var filmde. Ya da Ona şairane bir giriş yazılmış da olabilir, sahip olduğu tutkuyu bu şekilde tasvir etmişlerdir. “Sanatın geleceği bir kadının yüzünde” derken yine bir ruh arayışı içindeydi belki de.

Ve Picasso ile aynı mekandadır, birbirlerine sataşırlar. Modi der ki; “söyle bana Pablo, aşkı nasıl küpe çevirirsin?” Ağzında bir gülle tıpkı bir amigo gibi insanları da tezahürata davet eden Modi tüm bu oyunların sonunda istediğine kavuşacak mı? Peki ama Modi’nin istediği şey neydi? Aslında hiçbir şey… Dümdüz yaşamak sadece. Toplumda yaşadıkların seni değiştirmiyor mu? Hep bir derdin olmuyor mu anlatmak için. Ve bunu dümdüz de anlatamıyorsun. Sırlıyorsun işte! Ya gözü yok, ya kaşı yok, eli yamuk, burnu yok! Ruhsuzluk daha nasıl anlatılabilirdi?

Ama şöyle diyor Modi bu da ilginç bir tespit: “seni seviyorum Pablo, kendimden nefret ediyorum”

Bu söz geçmişte yaşayanların sözü gibi durmuyor mu? Muhtemelen Modi geçmişte yaşıyordu… Kafka da kendinden nefret eder mesela, bir de babasından. Hep kendini babasıyla kıyaslar. En sonunda yok eder kendini bir şekilde. Bu tip insanlara ruhsal açıdan yetmeniz çok mümkün değildir genelde. Küçük çocuk gibidir onlar. Küçük bir çocuğun anlaşılmak gibi bir derdi olabilir mi? Gelecek kaygısı? Saçma sapan endişeleri. Ölmekten de korkmaz… Derdi varsa ya ağlar ya kırar döker…

Mozart’ın hayatını da okuyun. Amadeus filmi ve oyunu harikadır ama eksiktir. Kız kardeşiyle olan mektupları mesela inanılmazdır. Dev bir bestecinin içinde beş yaşında bir çocuk vardır.

Picasso’ya soruyorlar “Onun hakkında ne düşünüyorsun” diye, cevap veriyor düşünmeden “Tanrı”!

Çünkü Modi çok minnetsiz ve küstah bir adam! Özetlersem; sevgili Modi kendi kendini yok etmeyi göze almış biri ama bunun tabi ki farkında değil. Aslında dümdüz yaşayan normal biri. Alkol ve tütün bağımlılığı Onu sona yaklaştırırken çocuğunun annesi ise kendince bir savaş veriyor. Burada “kendince” lafı bir acziyete işaret mi? İşte şunu demek istiyorum bu adamların dünyası pek avuca sığdırarak tarif edilemez. Karşınızdakini anlamaya çalışırken yok olduğunuzu fark etmezsiniz.

Bu arada kızın annesi ve babası kaderi tartışadursun Modi ve “eşi” kendi dünyalarında yaşamaya devam ederler.

Kadının odasında Büyük Şapkalı Kadın ya da Şapkalı Kadın tablosunu görürüz. Bu esnada bir flashback devreye girer. Modi ve ileride çocuk sahibi olacağı kadın sınıftan çıkar. Adam kızın eskizlerini görmek ister. Kız Modi’yi çizmiştir. Modi der ki; “beni böyle mi görüyorsun?” Aslında orada kadının yüzeysel bakış açısına vurgu var. “Ben bu muyum yani, kusursuz keskin bir burun, bacaklar çok net, anatomi harika!” bu karşılıklar ancak akademide ya da ders aldığınız kursta değerlidir ve hocanız derki, “artık canlı manken çizebilirsin”. Gayet ruhsuz ve teknik değil mi?

Ve Modi kızın resmini yapmak ister. İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır. Kızın gözlerini yapmaz Modi. Şöyle der kıza; “Çok uzaklarda onları göremedim”… Yani diyor ki; “yanmadan gelme kızım bana!” Git Mesnevi oku, Nietzsche oku, Ulus Baker’i oku. Hah! Harbiden Modi=Ulus Baker. Yani bu kadar olmaz. Şimdi geldi aklıma, inanamıyorum. O da Spinoza’dan bahsederdi hep… Modi’nin Türk kalem versiyonu bence. Tabi bir yazar olarak o kadar dışa dönük olmasa da iç dünyasındaki çarpışmaları bence aynı… Ama Modi bir Mevlana değil, kim olursan ol gel demiyor adam. Adam olanın ruhunu görürüm diyor. Yüzeyselliğe savaş açmış Kimin umurunda!

Hasılı kelam; birkaç eksiği olsa da aslında 2 saat değil de 3 saat sürseydi belki de daha iyi olurdu… Modi’nin başına gelenler ve son sahne gerçekten üzerine şiir yazdırır. Ah Modi vah Modi yaktın beni Modi!

İzleyin görün.


BtL




Inshallah Walad

Cannes’de gösterilen ilk Ürdün filmi Inshallah Walad’ın yönetmeni Amjad Al-Rasheed gerçekten başarılı bir işe imza atmış. 2023 yılında gö...