Önce; bu filmi bana hatırlatan ve sıkı bir Modigliani hayranı
olan arkadaşıma buradan da sevgiler…
Modigliani yani kısaca Modi kimine göre sorumsuz, kendini
yok etmiş bir ressam. Kimilerince anlaşılmamış bir adam, bana göre de anlaşılma
kaygısı gütmeden yaşayan, tutkuları ve hisleriyle yön bulan bir sanatçı. Bu tip
insanların yalnızlığı tercih etmeleri gerektiğini her zaman söylerim. Çünkü
Onun düşünmesi gereken şeyler çok daha fazlasıdır. Yüzeysel şeylerle
boğuşmaktan kaçarlar.
Mozart dinlerken bir an Tanrı’nın sesini duyduğumu düşünürüm.
Onun verdiği ilhamla ortaya çıkar bir şeyler; besteler, yazılar, resimler,
renkler. Metin Akarslan hocam “biz kopistiz” derdi.
Modi dönemine göz gezdirirsek, eserlerine baktığınız an Lautrec
desenlerine rastlarsınız. Eser bir başka eseri besler bunu unutmamak gerek. Ben
de yazı yazarken klasik müzik dinlerim mesela. Bir ressamın dramını izlemek
isteyen Lautrec’in hayatını incelesin filmi ile alakalı yazmıştım geçen
senelerde, bloğuma göz atabilirsiniz (Moulin Rouge 1952 yapım film, başka
filmlerle karışmasın 1952 yapım). Şaşılacak bir hikayedir. Yine o dönemde benim
de çok sevdiğim Picasso’ya rastlıyoruz. “Yaşlı Gitarcı”, “Diz Çökmüş Dilenci
Kadın” gibi dramatik eserlere de imza atmış olan Picasso, arkadaşımın da dediği gibi; ezeli
düşman, ebedi dosttur Modi ile... Ressamlar arasındaki bu inanılmaz ve
aleni sürtüşmenin sebebini yazarlara nispeten daha dışa dönük ve cüretkâr
olmalarına bağlıyorum (yakınımda da şahit olduğum için) :) Yazarlarda da kibir olur ama ressamlarda çocukça bir
kavga hali vardır. Biri kalemiyle savaşırken iç dünyasında, diğeri hem tuvali
döver hem de dostunu...
Yine dönemin bir eksprestyonisti de; Constant Permeke. O'nun
eserleri de benzer nitelikler gösterir. Hislerle ortaya çıkan eserler bunlar, dışavurumcu
delilerin eserleri desenin çok ötesindedir, çizgiler yetmez bazen anlatmaya bir
şeyleri. Yazar olarak kim? Tabi ki Kafka! Yönetmen için Bergman diyebiliriz ve
Tarko… Akım benim sevdiğim akım olunca laf bitmiyor. Seviyorum bu adamları ve
onları anlamaya çalışan kafaları. Beni kusursuz çizilmiş bir portre ya da meyve
tabağı hiçbir zaman etkilemedi ya da Ayvazovski’nin kusursuz dalgaları!
Normalde “kusur/eksik” olarak tanımlanacak şeyler keşif yolumu açıyor. Bazıları
der ki, akademik eğitim yaratıcılığı öldürür. Sizce?
Modi’ye dönersek;
Film bir kadının gözyaşlarıyla başlıyor. O kadın Modi’nin bebeğinin
annesi ve “sevdiği” kadın. Tırnak içinde yazıyorum çünkü Modi herkesi
sevebilir. Kadının ailesi Modi’den hiç umutlu değil ve ayrıca Musevi olduğu
için de onlar için büyük sorun.
Ve kadın diyor ki; “aşkın ne olduğunu biliyor musunuz?”
Bence herkesin kendi tecrübesi nispetinde cevap bulacağı bir şey. Net bir
tanımı olduğunu düşünmüyorum. Kimi için gökyüzünün mavisiyken, kimi içinse
denizin mavisidir belki.
Anlıyorsunuz filmin bu karanlık sahnenin etrafında
döneceğini. Ama bu Modi! Anı yaşayan ve bizim göremediğimiz hissedemediğimiz
belki de yıllarca vereceğimiz emeğin neticesinde hissedeceğimiz şeyleri o bir
gecede yaşıyordu. Sıradan birinden büyük şeyler düşünmesini bekleyemezsiniz,
büyük düşünenden de güdük bir bakış açısı bekleyemezsiniz. Sanatçı “görmesi
gereken” şeyi görmek yerine kimsenin görmediği şeylere takılabilir.
Filmde en iyi dövmecilerin ressamlardan çıktığını bir kez
daha görüyoruz. Ayrıca Picasso’yu filmde biraz itip kakmışlar gibi geldi bana
ya neyse, özne Modi olunca öyle oldu sanırım. Bu arada Devlet Tiyatrolarında
uzun zamandır Bir Picasso oyunu oynuyor, tavsiye ederim.
Modi’nin şair olduğu vurgusu da var filmde. Ya da Ona
şairane bir giriş yazılmış da olabilir, sahip olduğu tutkuyu bu şekilde tasvir
etmişlerdir. “Sanatın geleceği bir kadının yüzünde” derken yine bir ruh arayışı
içindeydi belki de.
Ve Picasso ile aynı mekandadır, birbirlerine sataşırlar.
Modi der ki; “söyle bana Pablo, aşkı nasıl küpe çevirirsin?” Ağzında bir gülle tıpkı
bir amigo gibi insanları da tezahürata davet eden Modi tüm bu oyunların sonunda
istediğine kavuşacak mı? Peki ama Modi’nin istediği şey neydi? Aslında hiçbir şey…
Dümdüz yaşamak sadece. Toplumda yaşadıkların seni değiştirmiyor mu? Hep bir derdin
olmuyor mu anlatmak için. Ve bunu dümdüz de anlatamıyorsun. Sırlıyorsun işte!
Ya gözü yok, ya kaşı yok, eli yamuk, burnu yok! Ruhsuzluk daha nasıl
anlatılabilirdi?
Ama şöyle diyor Modi bu da ilginç bir tespit: “seni
seviyorum Pablo, kendimden nefret ediyorum”
Bu söz geçmişte yaşayanların sözü gibi durmuyor mu? Muhtemelen
Modi geçmişte yaşıyordu… Kafka da kendinden nefret eder mesela, bir de
babasından. Hep kendini babasıyla kıyaslar. En sonunda yok eder kendini bir
şekilde. Bu tip insanlara ruhsal açıdan yetmeniz çok mümkün değildir genelde. Küçük
çocuk gibidir onlar. Küçük bir çocuğun anlaşılmak gibi bir derdi olabilir mi?
Gelecek kaygısı? Saçma sapan endişeleri. Ölmekten de korkmaz… Derdi varsa ya
ağlar ya kırar döker…
Mozart’ın hayatını da okuyun. Amadeus filmi ve oyunu
harikadır ama eksiktir. Kız kardeşiyle olan mektupları mesela inanılmazdır. Dev
bir bestecinin içinde beş yaşında bir çocuk vardır.
Picasso’ya soruyorlar “Onun hakkında ne düşünüyorsun” diye, cevap
veriyor düşünmeden “Tanrı”!
Çünkü Modi çok minnetsiz ve küstah bir adam! Özetlersem; sevgili
Modi kendi kendini yok etmeyi göze almış biri ama bunun tabi ki farkında değil.
Aslında dümdüz yaşayan normal biri. Alkol ve tütün bağımlılığı Onu sona
yaklaştırırken çocuğunun annesi ise kendince bir savaş veriyor. Burada “kendince”
lafı bir acziyete işaret mi? İşte şunu demek istiyorum bu adamların dünyası pek
avuca sığdırarak tarif edilemez. Karşınızdakini anlamaya çalışırken yok
olduğunuzu fark etmezsiniz.
Bu arada kızın annesi ve babası kaderi tartışadursun Modi ve
“eşi” kendi dünyalarında yaşamaya devam ederler.
Kadının odasında Büyük Şapkalı Kadın ya da Şapkalı Kadın
tablosunu görürüz. Bu esnada bir flashback devreye girer. Modi ve ileride çocuk
sahibi olacağı kadın sınıftan çıkar. Adam kızın eskizlerini görmek ister. Kız
Modi’yi çizmiştir. Modi der ki; “beni böyle mi görüyorsun?” Aslında orada
kadının yüzeysel bakış açısına vurgu var. “Ben bu muyum yani, kusursuz keskin
bir burun, bacaklar çok net, anatomi harika!” bu karşılıklar ancak akademide ya
da ders aldığınız kursta değerlidir ve hocanız derki, “artık canlı manken
çizebilirsin”. Gayet ruhsuz ve teknik değil mi?
Ve Modi kızın resmini yapmak ister. İşte zurnanın zırt
dediği yer burasıdır. Kızın gözlerini yapmaz Modi. Şöyle der kıza; “Çok
uzaklarda onları göremedim”… Yani diyor ki; “yanmadan gelme kızım bana!” Git Mesnevi
oku, Nietzsche oku, Ulus Baker’i oku. Hah! Harbiden Modi=Ulus Baker. Yani bu
kadar olmaz. Şimdi geldi aklıma, inanamıyorum. O da Spinoza’dan bahsederdi hep…
Modi’nin Türk kalem versiyonu bence. Tabi bir yazar olarak o kadar dışa dönük
olmasa da iç dünyasındaki çarpışmaları bence aynı… Ama Modi bir Mevlana değil,
kim olursan ol gel demiyor adam. Adam olanın ruhunu görürüm diyor. Yüzeyselliğe
savaş açmış Kimin umurunda!
Hasılı kelam; birkaç eksiği olsa da aslında 2 saat değil de
3 saat sürseydi belki de daha iyi olurdu… Modi’nin başına gelenler ve son sahne
gerçekten üzerine şiir yazdırır. Ah Modi vah Modi yaktın beni Modi!
İzleyin görün.
BtL