Filmin adını duyunca yıllar önce alıp bir türlü okumaya fırsat bulamadığım Dan Franck’ın Bohemler adlı kitabı geldi.
Bohem insanlar herkesin ilgisini çekiyor sanki öyle değil
mi? Çekici geliyor ilk başta. Üreten biri var karşınızda Tanrısal bir güce
sahip, yoktan neler neler koyuyor ortaya! Ya da en azından sanattan besleniyor…
İşte tapılacak adam ya da tapılacak kadın!
Ama işin iç yüzünü Bohem Hayatı adlı filmde görebilirsiniz
(filmde üç ana karakter var; ressam, müzisyen, yazar).
Bir dostumun önerisiyle izlediğim filmde beni çok yoran ve
çok gereksiz bulduğum şey; hemen her sahnede bir müziğin olması. Her sahne
demeyeyim de sanki yönetmen Tarkovski’ye öykünmüş. Gereksiz sahneler ve arka
planda bir müzik; belki caz belki klasik hatta bazen Edith Piaf hatta Mozart ve
daha niceleri.
Figaro’nun Düğününden bile bir parça vardı. Olmalı mıydı? Bu
gereksiz detaylar yerine derin diyaloglar yazılabilirdi. Konuya hizmet etmeyen detaylar
fazlaydı. Gölde kuğular yüzüyor arkada klasik müzik. Dediğim gibi biraz
zorlamalar gördüm belki de mesajlar vardır detaylarda. 40 dakika olsun ama bizi
bizden alsın, film bir saat kırk dakika kadar sürüyor.
Sanırım 90’lı yılların filmi ama siyah beyaz çekilmiş. Dönem
filmi de olsa bana yaslanmak gibi geldi. Tüm o müzikler ve siyah beyazın tercih
edilmesinin karşılığı bu mecrada “yaslanmak” olarak nitelendirilir. Bence gerek
yoktu.
İşin psikolojik kısmına gelirsek;
Film özetle, sanatçının yokluk içindeki zengin dünyasını anlatıyor.
Üç adam var ve üçü de dünyalı olabilmek ya da dünyalıları anlayabilmek için çırpınıyor.
Fatih Sultan, zamanında şairlere maaş bağlatmış (Fatih’in Avni maslahıyla şiirleri
var. Kitabını öneririm).
Bunu hep savunurum; sanatçının para pul düşünmemesi lazımdır.
Çünkü o sıradan bir insanın kaygılarını taşımaz. Cebinde beş kuruşu kalmıştır mesela
ya taksiye verip eve gidecek ya da bir şişe şarap alıp eve yürüyerek gidecek.
Sizce ne yapar, elbette şarabını alıp eve yürür. Çünkü yolun uzunluğu onu
korkutmaz “bu yol beni besler” der. Teknik olarak demese de ruhu onu bu şekilde
yönlendirir, o böyle var edildi çünkü.
Yaşamdaki her detayı kendi parçasıymış gibi algılar. Anlam
yüklemek gibi bir derdi vardır. Ve bu yüzdendir yalnız kalışları, boş
kafalardan gelen yankılar onu nice uçurumlardan itmiştir.
Beni etkileyen sahneler çok oldu. Mesela ressamın biten boya
tüpleri. Ne yaptı, bir yüzük satıp boya aldı, gidip çeyrek ya da gram altın
almadı. 😊Umurunda
değil ki yarın. Sahi yarın diye bir şey var mı? Gelecek tamamen iddialardan
ibarettir hepsi bu.
Masaları çok güzeldi. Eski şarap şişeleri, duman altı olmuş umut
var sohbetler… Kimi boş kimi dolu kadehcikler ve üç adamın çocuksu bakışları.
Biri ressam, biri yazar diğeri ise müzisyen.
Ressam ve müzisyen bir akşam bara gider, ressam barda oturan
kıza aşık olur. Müzisyen dostundan kızla kendisi için konuşmasını ister.
Müzisyen cesur adam, hemen gider ama o da kıza aşık olmuştur ve o kadar “etik” bir
şekilde ilan ederki aşkını, arkadaşının hakkını yememiş olur. Replik şu; “Şu
karşıda duran adam sana âşık olmuş.” Der ve kızı öper “ben de âşık oldum” der… harika
bir sahneydi.
Birkaç pazar sahnesi vardı. Bilen bilir Fransa’nın bit
pazarları meşhurdur. Tarihte İlk sokak pazarının Fransa’da kurulduğu da bilinir.
Ben de çok severim ikinci el ve antika pazarlarını, bu minvalde Beyoğlu ya da
Kadıköy’ün pasajlarını antika pazarlarını gezmeye bayılırım size de öneririm.
Ah Rodolfo vah Rodolfo yaktın beni Rodolfo! Köpeğinin
kemirdiği kemikle çorba yapacak kadar yoksul Rodolfo! Filmde duygu geçişleri
yüzeyseldi. Ne ki bu yüzeyselliği müzikler de kurtaramamış maalesef.
Reliant Regal marka arabaya ne demeli. Aklıma Fred Çakmaktaş
geldi. Evet, dekor kostüm vesaire hepsi kusursuzdu.
Ve üç arkadaş pikniğe giderler kız arkadaşlarıyla. Müzisyen
olan boheme de bir kız bulunur. Kadın kürek çekerken adamın ağzında papatya ile
kadına bakışları bana eski eşimi hatırlattı. Ne olur ne olmaz okursan bu
satırları sana da “merhaba” 😊
Bu tipler Tanrı’nın uslanmayan çocukları gibidir. Parka
bıraksan neden buradayız demezler biri kaydırağa koşar, öbürü salıncağa…
Ve tabi zurnanın zırt dediği yere gelindi. Geçim sıkıntısı!
Rodolfo’nun evi soğuk. Kadın diyor ki, odun yok. Rodolfo ise çekmeceden
şiirlerini çıkarıp sobada yakıyor. Bu çok yıkıcı bir tavırdı. Bir adamın
karşısındaki kadından en zarif şekilde anlayış dileme şekli bu olabilir herhalde.
Ve kadın gider…
Sanatçının görünmez kalabalığı sıradan insanları yorar ve o
insanlar bir gün hayatınızdan mutlaka defolup gider. O kadar giderlerki
yokluklarını fark etmezsiniz bile ve size bir şey söyleyeyim mi büyük harflerle
GÜLE GÜLE…
Film gerek adamların sohbetleri gerek tablolar gerekse müziklerle
ben bir sanat filmiyim diyor. Öte yandan mevsimlerle de kendini anlatan bir film.
Film diyor ki; aşka inanıyorsan beri gel yoksa öte git.
Bazı yaşamların içine dahil olmak sabır ister, hayatı
gerçekten hissederek soluyabilmeni ister.
Sizce de aşk her şeyin üstesinden gelir mi?
BtLÂşK

