Hep sorulur ya hani “senin filmin hangisi”, “en sevdiğin
şarkı” ya da “kitap”
Bu sorulara yanıt veririz ama sonrasında aklımıza daha birçok
film ya da kitap ya da şarkı gelir. Bana gelirsek eğer, film olarak hiç
düşünmeden, başa dönmeden, ileri geri gitmeden; Dünyanın Tüm Sabahları derim. Mozart
ile Salieri’nin savaştığı Amadeus da başucu filmimdir ama bu film göklerden bir
yerlerden süzülüp karşıma çıkıyor her defasında ve her defasında başka sesler
duyuyorum izlerken, başka yüzler görüyorum.
Samuel Barber’in Agnus Dei’sini dinlerken ruhunuzun
yükseldiğini hissediyorsanız, benzer hisleri bu filmi izlerken de
hissedeceksiniz.
Filmde derinlemesine işlenen tutku, farklı katmanlarda
farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Müziğe ve eşine aşık bir adam -Onun değimiyle
“müzisyen”- eşinin ölümüyle kendine izole bir yaşam sağlıyor. Filmde anlatıcı
da var ve bu hoşuma gidiyor -tiyatroda da severim anlatıcı olmasını-…
Kızlarını duygudan yoksun fakat müzikten varsıl bir şekilde
büyütüyor. Filmde klişe detaylar yok. Şiir gibi akıyor sahneler. Detayları siz
konduruyorsunuz sağa sola…
Adam bir anda kıyafetleriyle göle girerken durağan bir
şekilde “n’apıyor bu adam” demiyorsunuz, ruhunuz adamı sırtından itiyor çünkü o
an suya doğru. Yok olmak istiyor zaman zaman. O hisle burun buruna geldiğinde
birlikte kısıyorsunuz gözlerinizi.
Burada aktör Jean Pierre Marielle’yi sunduğu öfke, umut ve
aşk dolu bakışlarından dolayı tebrik etmek gerek. Filmin ilk sahnesinden beri
değişmeyen ve insanı hipnotize eden bakışları alkışı hak ediyor. Filmdeki mum
ışıklarının aydınlattığı yerler bana Rönesans tablolarını anımsattı sık sık…
Bu adam şehrin
ilgisini çeken gerçek bir sanatçı ve fakat insanlarla irtibat kurmak istemediği
için her teklifi reddediyor. Kralın teklifini dahi. Ve bir gün bir öğrenci
adayı çıkıyor karşısına. Evet diyor, çok iyisin, mükemmel çalıyorsun ama sen
müzisyen değilsin. Sen ancak insanları eğlendirebilirsin.
Sanatına olan aşkı ve çevrenin basitliği ve sevdiği kadının
yokluğu, kızlarının gerekli ya da gereksiz varlığı içinde viyolonsele dönüşen
bir adam. İki saat süren bu film için bahsedilecek çok fazla şey var.
Sadece “izleyin” derim. Bu filmin romanını da tavsiye ederim
( Pascal Quignard)
Ve tabi ki sanat sanat içindir.


