3 Kasım 2026 Salı

Inshallah Walad



Cannes’de gösterilen ilk Ürdün filmi Inshallah Walad’ın yönetmeni Amjad Al-Rasheed gerçekten başarılı bir işe imza atmış.

2023 yılında görücüye çıkan film, sisteme karşı çıkan bir hikâye barındırıyor içinde. İran filmlerini çok severim, bu filmde bana İran sinemasını hatırlattı. Yalın ve abartısız oluşu, sağlam bir hikâye üzerinde yükselen diyaloglar muhteşem. Eşi vefat eden bir kadının yaşadıklarını izliyoruz. Özellikle de eşinin kardeşi tarafından baskı altına alınan kadın bir çıkış yolu buluyor. Ve bu yolu ölen kocası sayesinde elde ediyor. Son sahneye bayıldım. Çok ama çok güzeldi. Ucu açık ve belirsiz sonları hep sevmişimdir…

 

3 Eylül 2026 Perşembe

Dünyanın Tüm Sabahları

 


Hep sorulur ya hani “senin filmin hangisi”, “en sevdiğin şarkı” ya da “kitap”

Bu sorulara yanıt veririz ama sonrasında aklımıza daha birçok film ya da kitap ya da şarkı gelir. Bana gelirsek eğer, film olarak hiç düşünmeden, başa dönmeden, ileri geri gitmeden; Dünyanın Tüm Sabahları derim. Mozart ile Salieri’nin savaştığı Amadeus da başucu filmimdir ama bu film göklerden bir yerlerden süzülüp karşıma çıkıyor her defasında ve her defasında başka sesler duyuyorum izlerken, başka yüzler görüyorum.

Samuel Barber’in Agnus Dei’sini dinlerken ruhunuzun yükseldiğini hissediyorsanız, benzer hisleri bu filmi izlerken de hissedeceksiniz.

Filmde derinlemesine işlenen tutku, farklı katmanlarda farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Müziğe ve eşine aşık bir adam -Onun değimiyle “müzisyen”- eşinin ölümüyle kendine izole bir yaşam sağlıyor. Filmde anlatıcı da var ve bu hoşuma gidiyor -tiyatroda da severim anlatıcı olmasını-…

Kızlarını duygudan yoksun fakat müzikten varsıl bir şekilde büyütüyor. Filmde klişe detaylar yok. Şiir gibi akıyor sahneler. Detayları siz konduruyorsunuz sağa sola…

Adam bir anda kıyafetleriyle göle girerken durağan bir şekilde “n’apıyor bu adam” demiyorsunuz, ruhunuz adamı sırtından itiyor çünkü o an suya doğru. Yok olmak istiyor zaman zaman. O hisle burun buruna geldiğinde birlikte kısıyorsunuz gözlerinizi.

Burada aktör Jean Pierre Marielle’yi sunduğu öfke, umut ve aşk dolu bakışlarından dolayı tebrik etmek gerek. Filmin ilk sahnesinden beri değişmeyen ve insanı hipnotize eden bakışları alkışı hak ediyor. Filmdeki mum ışıklarının aydınlattığı yerler bana Rönesans tablolarını anımsattı sık sık…

 



Bu adam şehrin ilgisini çeken gerçek bir sanatçı ve fakat insanlarla irtibat kurmak istemediği için her teklifi reddediyor. Kralın teklifini dahi. Ve bir gün bir öğrenci adayı çıkıyor karşısına. Evet diyor, çok iyisin, mükemmel çalıyorsun ama sen müzisyen değilsin. Sen ancak insanları eğlendirebilirsin.

Sanatına olan aşkı ve çevrenin basitliği ve sevdiği kadının yokluğu, kızlarının gerekli ya da gereksiz varlığı içinde viyolonsele dönüşen bir adam. İki saat süren bu film için bahsedilecek çok fazla şey var.

Sadece “izleyin” derim. Bu filmin romanını da tavsiye ederim ( Pascal Quignard)

Ve tabi ki sanat sanat içindir. 



21 Haziran 2026 Pazar

Arkadaşımın Evi Nerede?

 


Arvin’e teşekkürle…

Harika bir Kiarostami filmi daha. “Arkadaşımın Evi Nerede” adlı film 1989 yapımı bir İran filmi ve ben sanırım Kiarostami’nin tüm filmlerini çok seviyorum ve seveceğim. Bana mı öyle geliyor bilmiyorum… İran filmlerinde çocuk psikolojisi sık işlenen bir durum. Bu filme de çocuklar tek tek seçilmiş resmen.

Doğallıklarıyla, gözlerinde birikmiş ama akmayan yaşlarla kalbimizden bir yerden çıkmış gibiler.

Aklıma bir ara Nuri Bilge’nin Kuru Otlar Üstünde filmi geldi. Ama şu bir gerçek ki Kiarostami 1-0 önde. ( Kuru Otlar Nuri’nin en kötü filmi ama sinemada iki kez izlediğim çok güzel bir film) İran filmlerinin çoğunda yoğun duygu vardır bu filmde olduğu gibi. Görmekten ziyade hissedersiniz ve yollar, kapılar, patika yolda giden bir eşek bile önünüze bir şiir gibi akar.

Filmin konusu bir ilkokul öğrencisinin başına gelen defter hikayesini anlatıyor. Yanlışlıkla arkadaşının defterini de evine götüren Ahmet bizi şiirli yollara götürüyor.

İzleyin.




15 Mart 2026 Pazar

Bohem Hayatı ( The Bohemian Life)

 


Filmin adını duyunca yıllar önce alıp bir türlü okumaya fırsat bulamadığım Dan Franck’ın Bohemler adlı kitabı geldi.

Bohem insanlar herkesin ilgisini çekiyor sanki öyle değil mi? Çekici geliyor ilk başta. Üreten biri var karşınızda Tanrısal bir güce sahip, yoktan neler neler koyuyor ortaya! Ya da en azından sanattan besleniyor… İşte tapılacak adam ya da tapılacak kadın!

Ama işin iç yüzünü Bohem Hayatı adlı filmde görebilirsiniz (filmde üç ana karakter var; ressam, müzisyen, yazar).

Bir dostumun önerisiyle izlediğim filmde beni çok yoran ve çok gereksiz bulduğum şey; hemen her sahnede bir müziğin olması. Her sahne demeyeyim de sanki yönetmen Tarkovski’ye öykünmüş. Gereksiz sahneler ve arka planda bir müzik; belki caz belki klasik hatta bazen Edith Piaf hatta Mozart ve daha niceleri.

Figaro’nun Düğününden bile bir parça vardı. Olmalı mıydı? Bu gereksiz detaylar yerine derin diyaloglar yazılabilirdi. Konuya hizmet etmeyen detaylar fazlaydı. Gölde kuğular yüzüyor arkada klasik müzik. Dediğim gibi biraz zorlamalar gördüm belki de mesajlar vardır detaylarda. 40 dakika olsun ama bizi bizden alsın, film bir saat kırk dakika kadar sürüyor.

Sanırım 90’lı yılların filmi ama siyah beyaz çekilmiş. Dönem filmi de olsa bana yaslanmak gibi geldi. Tüm o müzikler ve siyah beyazın tercih edilmesinin karşılığı bu mecrada “yaslanmak” olarak nitelendirilir. Bence gerek yoktu.

İşin psikolojik kısmına gelirsek;

Film özetle, sanatçının yokluk içindeki zengin dünyasını anlatıyor. Üç adam var ve üçü de dünyalı olabilmek ya da dünyalıları anlayabilmek için çırpınıyor. Fatih Sultan, zamanında şairlere maaş bağlatmış (Fatih’in Avni maslahıyla şiirleri var. Kitabını öneririm).

Bunu hep savunurum; sanatçının para pul düşünmemesi lazımdır. Çünkü o sıradan bir insanın kaygılarını taşımaz. Cebinde beş kuruşu kalmıştır mesela ya taksiye verip eve gidecek ya da bir şişe şarap alıp eve yürüyerek gidecek. Sizce ne yapar, elbette şarabını alıp eve yürür. Çünkü yolun uzunluğu onu korkutmaz “bu yol beni besler” der. Teknik olarak demese de ruhu onu bu şekilde yönlendirir, o böyle var edildi çünkü.

Yaşamdaki her detayı kendi parçasıymış gibi algılar. Anlam yüklemek gibi bir derdi vardır. Ve bu yüzdendir yalnız kalışları, boş kafalardan gelen yankılar onu nice uçurumlardan itmiştir.

Beni etkileyen sahneler çok oldu. Mesela ressamın biten boya tüpleri. Ne yaptı, bir yüzük satıp boya aldı, gidip çeyrek ya da gram altın almadı. 😊Umurunda değil ki yarın. Sahi yarın diye bir şey var mı? Gelecek tamamen iddialardan ibarettir hepsi bu.

Masaları çok güzeldi. Eski şarap şişeleri, duman altı olmuş umut var sohbetler… Kimi boş kimi dolu kadehcikler ve üç adamın çocuksu bakışları. Biri ressam, biri yazar diğeri ise müzisyen.

Ressam ve müzisyen bir akşam bara gider, ressam barda oturan kıza aşık olur. Müzisyen dostundan kızla kendisi için konuşmasını ister. Müzisyen cesur adam, hemen gider ama o da kıza aşık olmuştur ve o kadar “etik” bir şekilde ilan ederki aşkını, arkadaşının hakkını yememiş olur. Replik şu; “Şu karşıda duran adam sana âşık olmuş.” Der ve kızı öper “ben de âşık oldum” der… harika bir sahneydi.

 

Birkaç pazar sahnesi vardı. Bilen bilir Fransa’nın bit pazarları meşhurdur. Tarihte İlk sokak pazarının Fransa’da kurulduğu da bilinir. Ben de çok severim ikinci el ve antika pazarlarını, bu minvalde Beyoğlu ya da Kadıköy’ün pasajlarını antika pazarlarını gezmeye bayılırım size de öneririm.

 

Ah Rodolfo vah Rodolfo yaktın beni Rodolfo! Köpeğinin kemirdiği kemikle çorba yapacak kadar yoksul Rodolfo! Filmde duygu geçişleri yüzeyseldi. Ne ki bu yüzeyselliği müzikler de kurtaramamış maalesef.

Reliant Regal marka arabaya ne demeli. Aklıma Fred Çakmaktaş geldi. Evet, dekor kostüm vesaire hepsi kusursuzdu.

Ve üç arkadaş pikniğe giderler kız arkadaşlarıyla. Müzisyen olan boheme de bir kız bulunur. Kadın kürek çekerken adamın ağzında papatya ile kadına bakışları bana eski eşimi hatırlattı. Ne olur ne olmaz okursan bu satırları sana da “merhaba” 😊

Bu tipler Tanrı’nın uslanmayan çocukları gibidir. Parka bıraksan neden buradayız demezler biri kaydırağa koşar, öbürü salıncağa…

Ve tabi zurnanın zırt dediği yere gelindi. Geçim sıkıntısı! Rodolfo’nun evi soğuk. Kadın diyor ki, odun yok. Rodolfo ise çekmeceden şiirlerini çıkarıp sobada yakıyor. Bu çok yıkıcı bir tavırdı. Bir adamın karşısındaki kadından en zarif şekilde anlayış dileme şekli bu olabilir herhalde.

Ve kadın gider…

Sanatçının görünmez kalabalığı sıradan insanları yorar ve o insanlar bir gün hayatınızdan mutlaka defolup gider. O kadar giderlerki yokluklarını fark etmezsiniz bile ve size bir şey söyleyeyim mi büyük harflerle GÜLE GÜLE…

Film gerek adamların sohbetleri gerek tablolar gerekse müziklerle ben bir sanat filmiyim diyor. Öte yandan mevsimlerle de kendini anlatan bir film.

Film diyor ki; aşka inanıyorsan beri gel yoksa öte git.

Bazı yaşamların içine dahil olmak sabır ister, hayatı gerçekten hissederek soluyabilmeni ister.

Sizce de aşk her şeyin üstesinden gelir mi?

 

BtLÂşK





26 Şubat 2026 Perşembe

Ada

 


Ege’ye…

Başrolünü Türkan Şoray ve Rutkay Aziz’in üstlendiği Ada adlı film ayrı dünyaların insanlarına ayna oluyor…

“Ayrı dünyalar” içi geçmiş bir klişe evet. Aslında dünyalar ne kadar ayrı olabilir? Bu bizim yanılsamamız mı yoksa…

Türkan Şoray’ın yerine Zuhal Olcay’ı görmeyi isterdim filmde. Bu tip filmlere Zuhal’in donuk tavrı, mimiksiz yüzü daha çok yakışıyor bence. Türkan’ı kafamda taşlaşmış “al yazmalım” formundan çıkaramıyorum bir türlü! Kafasında bir tülbent, gözleri yaşlı ve titreyen dudaklarıyla bir şeyler mırıldanacakmış gibi sanki. Zuhal ve Türkan’ın arasında 12 yaş var ama makyajla hallolabilirdi.

Martıların dansıyla başlayan film iki hatta üç insanın var olma çabasını dallandırıp budaklandırmadan yalın ve en çıplak haliyle gözler önüne seriyor.

Film bir ressam, ressamın domestik ruhlu eski eşi ve kızının etrafında dönüyor. Kız babasına çekmiş, özgür ruhlu, hayallerinin peşinden gitmeyi tercih edecek kadar cesur ve yarınlara tutsak değil. Anne baba boşanmış. Anne çalışıyor, şehir hayatının konforunu tercih etmiş, baba ise adada kafasında yarattığı kalabalıkla “tek” başına yaşamayı tercih etmiş bir bohem ruh.

Sanatçıları yalnızlık korkutmaz zira onlar aslında çok kalabalıktır. Her şeye anlam yüklerler. Yerdeki bir taş parçasının bile bir anlamı vardır, rüzgarın, sessizliğin, yukarıdan yavaş yavaş yere süzülen bir martı tüyünün de…

Kafaları doludur o yüzden insana ihtiyaç duymazlar. Oyun oynamayı da severler. Olmayan bir duyguyu var olarak da gösterebilirler kendimden biliyorum yoksa şizofren miyiz biz 😊  Yoksa tehlikeli midir onlar. Hayır demek istediğim o değil, onlar büyümeyen çocuklardır ama şunu unutmayın çocuk kalmak gibi bir dertleri yoktur gerçekten çocuktur onlar. Çocuk olmasalar şiir yazmaz, resim yapmaz, müzik sevmezlerdi.

 

Filmde adam çocuk, kadın anne… En az anne kadar endişeli… Endişeli bakışları adamı yoruyor. Yarın kaygısı, insan kaygısı…

Bu arada film Burgaz Ada’da çekilmiş. Sait Faik’e de bir selam var filmde malum Onun adası. Burgaz’ın kendine has bir dinginliği vardır. Kadın adaya gidiyor ve eski kocasıyla bir yokuş çıkıyorlar, o yokuşun tepesinden karşıdaki küçük adaya dönüp baktığınızda gerçekten türlü hayallere kapılmanız olasıdır, tabloyu andırır o manzara.

Ve tabii faytonlar! Beni adadan soğutan şeydir atların kaldırılması. Kimse hayvan hakları demesin, neticede at bir binek hayvanıdır, henüz evde at besleyen görmedim yani. Kötü bakılıyorlar deyip adanın süsleri olan canım faytonları kaldırıp yerine elektrikli saçma minibüsleri koydular kaç sene önce. Adam gibi baksaydınız ve kalsaydı o atlar. Sonra o atların sucuk olduğu söylentisi de yayıldı ya neyse!

Filmde kadının eski ressam kocasıyla flashbackleri var sık sık. Birinde tartışıyorlar ve kadın adadaki at pisliği kokusundan şikayet ediyor oysaki güzel bir kokuydu o.

Filme dönersek, anne ve kız anlaşamıyor. Kızın da okul ve sanatsal hayalleri var. Anne oldukça klasik bir bakış açısına sahip ve kızını eski eşinin etkilediğini düşünüyor ve adaya Onunla kızlarının geleceğiyle ilgili konuşmak için gitmeye karar veriyor ama konuşamadan dönüyor. Eski eş anneyi tüm içtenliği ve kibarlığıyla karşılıyor. Şu cümle çok güzeldi (Rutkay ve Türkan adamın evi önünde dururlar ve kadın adama bakar)

Rutkay: “Neden öyle bakıyorsun bir yabancıya bakar gibi…”

Evet tıpkı bir yabancıya bakar gibi. Biz de bakmışızdır birilerine yabancıya bakar gibi. Hayatının en büyük ve en anlamlı parçasıyken kesip attığın tırnak mesabesine düşen biri ya da birileri olmadı mı hiç? Oldu değil mi? Ve gittikleri zaman büyük bir de kambur bırakırlar geride sonra ya şair olursun ya da romancı!

Bu filmdeki ressam dostumuz aynı zamanda balık da tutuyor aklıma balıkçı ressam Alfred Wallis geldi, Ona da selam olsun.

Sanatçı milleti zordur aslında. Kırmızı çizgileri çok serttir, pire için yorgan yakar, saplantıları da vardır. Saplantılı düşünebilirler aslında acı çekmeyi severler (severiz). Kaostan doğururlar eserlerini. Dünya avuçlarının içindedir Tanrı’nın verdiği ilmi derinliği taşırlar içlerinde o yüzden yarın kaygısı taşımazlar kimseye minnet de etmezler.

Aşık olmayı severler, aşktan da beslenirler çünkü, derinliği olan her duygu onların besin kaynağıdır. Muhaliftir hatta kendine bile. Eski şiirlerimden ya da kitaplarımdan birini getirseniz eleştirecek tonlarca şey bulurum o yüzden eski yazdıklarımı asla okumam.

Kafeste de tutamazsınız onları. Kafes deyince aklıma Osmanlı’da alimlere verilen ceza geldi. Suç işleyen bir alim (okumuş tayfası) cahillerin koğuşuna atılırdı. Bir alime ya da sanatçıya en büyük ceza değil midir cahille aynı yerde kalmak. Çok akıllıca bir ceza olmuş çünkü suç işleyen alim sayısı neredeyse yok gibi bir şeymiş o zamanlarda.

Filmin sonunda ne mi oldu? Adam balık pişirdi, şarap içildi aralarda flashbacklerle sanata atıflar yapıldı, kadın ve adam yakınlaştı ama olmadı.

Sebep; kadın adamı sevdiği halde güdük bakış açısı yüzünden tekdüze hayatına geri döndü. Birlikte yaşamaya karar verebilirlerdi. Belki de bir sanatçıyla yaşamak cesaret istiyordur. Sanatçı aslında korkutucu bir ruha sahip değil mi? Düşünsenize kafasında dünyalar taşıyan biri var karşınızda ve size elindeki bardağı gösterip içindeki sudan bahsediyor ama aslında bahsettiği şey asla o su değil.

Evet, bir saatlik filmin sonunda kadın adamla kalmaya cesaret edemedi.

Korkularıyla yüzleşmek ona pahalıya patladı çünkü aslında aşık olduğu adama vapurdan el sallayarak yalnız ve mutsuz dünyasına yelken açtı, adamsa yalnızlık ve umuttan beslendiği ama eğlendiği “kalabalık” ve mutlu dünyasına döndü.

Peki, bu kafadaki iki insan birlikte bir ömür sürebilir mi? Maalesef hayır. Tecrübelerime dayanarak söylüyorum ki günün sonunda gerçekten bir yabancıya bakıyor gibi bakıyorsunuz. Yazı yazıyorsun mesela, biri kapını tıklatıp içeri giriyor yüzüne bakıyor, arayıp bulamadığı bir eşyayı soruyor. Belki bir kumanda belki davulunun bageti. Sonra geri dönüp kapıyı kapattığında “kim bu” diyorsun... “ben neden buradayım?”

Ve evlilik ya da birliktelik bir anı olarak kafandaki hatıralar bölümüne iliştiriliyor. Hepsi bu.

Film bunu tüm içtenliğiyle anlatmış. Keşke daha uzun olsaydı, uzun bir şey için Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler filmini kesinlikle öneririm.

Betül


10 Şubat 2026 Salı

Bayan Lowry ve Oğlu

 



“Ne görüyorsam onu resmediyorum. Ne eksik ne fazla. Ne hissediyorsam onu. Ben resim yapan bir adamım. Ne fazlası ne azı.”

Film İngiliz ressam LS Lowry’nin hayatını anlatıyor. Psikolojik bir film olan Bayan Lowry ve Oğlu adlı bu film yatalak bir anne ve oğlunun dramını sergiliyor ve film yazımın ilk cümleleriyle başlıyor. Filmde gerçekten yalın ve etkileyici çok cümle var.

Başrolde Timothy Spall var. Lowry’i canlandıran oyuncu bir filminde daha ressamı canlandırmış ve harika bir iş çıkarmıştı bu filmde olduğu gibi (Bay Turner).

Yatalak annesine bakan ressam aynı zamanda katiptir. Günlük rutini sabah iş, akşam da eve dönüştür. Onun dışında çatı katında resim yapar. Annesi ise oğlunun sanatını kabul etmez. Ruh hastası annesiyle uğraşan ressam asla umudunu kaybetmez.

Annesi yüzünden bir zaman cinnet geçirip tablolarını yakmaya kalktıysa da bunu yapamaz. Eserlerini annesi için yaptığını düşünür. Annesi onu hiçbir zaman sevmemiştir ve ressam annesinin sevgisini kazanmak için resim yapmıştır. Belki de öyle zannediyordu. Annesi tarafından onaylanmamış olmak onu daha da yalnızlaştırmıştı belki de ki hiç evlenmedi.

Yağmuru “Tanrı’nın gözyaşları” olarak niteleyecek kadar duygusal ve şiirsel bir dile sahip olan ressamın hikayesini izleyin.



Inshallah Walad

Cannes’de gösterilen ilk Ürdün filmi Inshallah Walad’ın yönetmeni Amjad Al-Rasheed gerçekten başarılı bir işe imza atmış. 2023 yılında gö...