7 Aralık 2025 Pazar

Tiffany'de Kahvaltı

 


Bu şarkıyı Yalıkavak’tan Bodrum’a, Bodrum’dan Yalıkavak’a giderken dinlerdim hep… Ama hep bu şarkı. Bende her yerin ayrı bir şarkısı vardır.

Şarkıyı Louis Armstrong başta olmak üzere birçok şarkıcı seslendirdi ama benim favorim kesinlikle; Andy Williams “Moon River”… Yani nasıl bir sesse o, her dinleyişimde bir salıncağa binmiş ve uçuyor gibi hissederim. Ve o dağların tepelerin arasından geçerken bu şarkı eşliğinde gökyüzünü izlemek, pencereden bir çocuğun meraklı bakışlarla sokağı izleyişi gibi…



Filmin de biricik şarkısıdır Moon River… En son Alaçatı’da karanlık odamda izlemiştim bu filmi. Kafam ne zaman sepet olsa Tiffany’de Kahvaltı filmini izlerim. Acı-tuzlu bir yemeğin ardından yenen tatlı gibi... Sıradan romantik komedi gibi gelse de aslında psikolojik bir film. Krakerden çıkan yüzük sevinci, hikayeler yazan umutlu adam…

Filmi izlediyseniz baştan sona fark edemeyeceğiniz kadar umut var… Üst kattaki Japon bile umuttan besleniyor.

Ve sona doğru geçen şu replik unutulmaz; “Kim olduğumuzu bilmiyoruz. Biz kimsesiz yaratıklarız, kimseye ait değiliz. Bu kedi gibiyim, ismi olmayan yaratıklarız. Kimseye ait değiliz, kimse bize ait değil. Birbirimize bile ait değiliz.”

Vahşi ruhlara selam olsun.

İnsan ne istediğini bilebilir mi acaba?

Bir şeyi kesin olarak isteyebilmek cesaret işi mi akıl işi mi?

 

Teşekkürler Andy Williams, Audrey Hepburn, George Peppard… Sizi seviyoruz.

BtLÂşK



Hep yek

 

İstiklal Caddesinde yürüdünüz mü hiç?

Bazen biri çıkar karşınıza umulmadık zamanda ve umulmadık bir yerde. “Sihirli değnek mi vardı elinde” dersiniz ardından bakarken. Aynadır belki de o gelen.

Sahi siz hiç İstiklal Caddesi’nde yürüdünüz mü gecenin bir yarısı?

Bu caddede yürümediyseniz bir gece karanlığında, pek de tat alamazsınız bu güzel oyundan. Çok güzel bir oyun izledik, tertemiz, kılçıksız… Su gibi aktı.

Tat derken her şehrin bir caddesi vardır elbet ve elbette ki onun da kendine has bir tadı tuzu vardır. Ama her cadde de bir İstiklal değildir her gidişinizde başka bir şey keşfettiğiniz.

Bir “meczup” ile karşılaşır kadın. Ürpererek çantasından çıkardığı spreyi sıkar adamın yüzüne. Adamın ağzından öyle cümleler dökülür ki kadın karşılık vermeden edemez. Vaz geçer arkasını döner, posta koyar adama ama adam bir laf eder kadın geri döner…

Bu arada, sahne döner sahneydi. Gerek var mıydı bilemedim doğrusu. Ve gereksiz görseller vardı. Hiç gerek yoktu İstiklal Caddesi yansımalarına. Birkaç dükkân yapılsaydı kartondan o da yeterdi. Nuri Bilge Ceylan bir söyleşisinde, sinemalarında kullandığı klasik müzikleri “yaslanma” olarak tarif etmişti. Çok iyi bir itiraftı bu. O anki duyguyu “kusursuz” olarak vermek adına o olağanüstü müziklere yaslanmıştı hep. En kritik sahnede Bach süzülüvermişti gökten ve sahneye en derin anlamları yüklememizi sağlamıştı. “Evet” demiştik işte bu!

Bence hizmet ettiğinden emin olarak koymalıyız dekoru sahneye. Ben oyuncuyu izliyorum dekoru değil. Hoşuma giden şey, yağmur esnasında ışıkla şimşek çakmasıydı. O da olmasa olurdu. Metinden çıkmayı ve dağılmayı sevmiyorum.

Orhan Veli ve dahi bir çok değerli ismin kulakları çınladı oyunda “Dalgacı Mahmut”

“İşim gücüm budur benim, gökyüzünü boyarım her sabah, hepiniz uykudayken, uyanır bakarsınız ki mavi…”

Orhan Veli’nin ölümü tartışıladursun, oyunda bir belediye çukuruna seslenildi: “Orhan Veli orada mısın?” bu çok güzeldi.

Kalbimdesin canım canım Orhan!

Sizce bir insanın şiiri olur ve şiiri biter mi? Şiiri bitmiş insanı hayal edin. Çünkü oyunda onu da görüyoruz. Oyunda zincire vurulmuş Prometeus’tan Lübnan’lı Feyruz’a, Sait Faik’a kadar katman katman derinliklere dalıp çıktık. Oyunu anlamlı kılan da bunların göze sokulmamasıydı.

Son sigaranın paylaşılması konusu beni etkileyen şeylerden biri oldu. Anlatmayacağım tabi ki, izleyin görün.

Detaylar Tiyatro Gazetesi’nde olacak.

Sevgiyle


Inshallah Walad

Cannes’de gösterilen ilk Ürdün filmi Inshallah Walad’ın yönetmeni Amjad Al-Rasheed gerçekten başarılı bir işe imza atmış. 2023 yılında gö...